Logo

İnsan olmak

111 görüntülenme
İnsan olmak

Eğer kendini gerçekten tanıdığını düşünüyorsan, bu yazı seni rahatsız edecek çünkü bu yazı insanı değil, insanın kendine kurduğu illüzyonu anlatır.

İnsan olmak

İnsan nedir, kimdir, neye benzer, amacı nedir, arzuları, korkuları nelerdir?

İnsan insandan ne bekler? Ne kadar önemli insancıl sorular bunlar aslında. Karşımızdaki kişilerin değişmesini beklerken bu soruları bir insan olarak ne zaman kendimize soracağız? Umarım geç kalmayız. Çünkü bu gidişle geç kalırsak soracak insanda kalmayabilir…

Of, insan insandan neden nefret eder? İnsanın insana yaptıklarından değil mi? Ah güzelim, insan insanı neden sever? İnsanın insana insancıl davrandığı için değil midir? Peki, insan insana muhtaç mıdır? İnsan insanı kullanır mı? Bu soruların içinde kimimiz kurban kimimiz cellat, kimimiz ise her ikisi maalesef...


Korktuğumuz için iyi olmaya mı çalışıyoruz yoksa gerçekten mayamızda iyilik olduğu için mi? Cennet, cehennem olmasa, birbirimize daha ne kadar kötülük yapacağız ki? Cehennemden korktuğumuz için mi sınırlarımız var, yoksa aslında ne yaparsak yapalım hep bağışlanacağımıza dair olan inanç mı taşıyoruz?


Keşke inancımız bize bu kadar kolay arınma imkânı sunmasaydı demek belki de meseleyi yanlış yerden kurmaktır. Çünkü Spinoza’ya göre insan, korktuğu için değil, anladığı için iyi olur. Eğer bir insan her duada, her ibadette arındığını hissediyorsa, bu onu gerçekten dönüştürüyor mu, yoksa yalnızca geçici bir rahatlama mı sağlıyor? Çünkü korkuya dayalı bir ahlak, insanı değiştirmez; sadece davranışını bastırır.

Cehennemden korktuğumuzu söylerken, bu dünyada başkalarının hakkını bu kadar kolay ihlal edebiliyorsak, burada bir çelişki değil, bir zorunluluk vardır: İnsan, dışsal korkularla değil, içsel kavrayışla değişir.

Spinoza’ya göre iyi ve kötü, mutlak kavramlar değildir. İyi olan, insanın varlığını güçlendiren; kötü olan ise onu zayıflatan şeydir. O hâlde soru şudur: Biz gerçekten iyi olmaya mı çalışıyoruz, yoksa sadece cezadan kaçmaya mı? Eğer cehennem olmasaydı ne yapardık sorusu da eksik bir sorudur. Asıl soru şudur: İnsan, korku olmadan iyi olabilir mi? Spinoza’ya göre olabilir. Ama bu, inançla değil, bilgiyle ve farkındalıkla mümkündür. İnançlar öncesinde insan daha mı iyiydi, daha mı dürüsttü sorusu ise bizi yine aynı yere getirir:


İnsan ne korkuyla tamamen iyi olur, ne de özgür bırakıldığında tamamen kötüleşir. İnsan, ancak kendini ve doğasını anladığı ölçüde özgürleşir. Ve ancak özgürleştiği ölçüde ahlaki olur. Bu yüzden dayatılan, korkutulan ya da ödülle yönlendirilen bir ahlak, Spinoza’ya göre ahlak değildir. Bu sadece itaattir.

Severiz, aşık oluruz değil mi, ah ne güzeldir o duygu. Aslında o duygunun Türkçe meali nedir? İlişkilere de güvenmiyoruz. Her an sorguluyoruz: Nerede, ne yapıyor?


Peki, ne oluyor sonunda? Tükeniyoruz, tüketiyoruz sonra birbirimizi yiyoruz, aldatıyoruz ve tükenmiş veya tüketmiş vaziyette yeni bir kurban veya cellat arıyoruz, yaralarımızı iyileştirmek için. Bu kısır döngü nesiller boyu devam ediyor. Biz Kafka’nın Gregor Samsa’sı gibi böceğe dönüştükçe yalnızlaşıyoruz. Farkında mısınız birçoğumuz, birçoğumuza böcek gibi bakıyor, korkuyor, uzaklaşıyor veya onu kullanıyor. Ama yine de bağırıyoruz: “Ben iyi birisini arıyorum!” diye.

Yalandan nefret etmeyenimiz yoktur ama yalan söylemeyenimiz de yoktur. Bağırılmaktan, kızılmaktan, mahcup edilmekten, dövülmekten korkarız ama gücümüz yettiğinde bazen en savunmasıza nefretimizi kusmuyor muyuz?

Kuzum, nasıl bir insanız biz? Ne için yaşıyoruz, bir anlatın lütfen bana, belki de bana anlattığınızda kulağınız duyar oradan yüreğinize bir cemre düşer ve bir şeyler değişir. Vallahi değişsin artık, çünkü biz daha ne kadar kötüye doğru hızlı adımlarla değişeceğiz. Korkuyorum. Kendim için değil… Türüm için, dünya için, masumlar, çocuklar için.

 

Yaklaşık yüz yıl önce Tolstoy, insan yaşamının temelinde sevgi ve ortak bir anlam arayışı olması gerektiğini söyledi. Ama kendisi, hayatının sonunda yalnızlık ve çaresizlik içinde bir tren garında öldü.

İnsan, bildiğiyle yaşadığı arasında sıkışan bir varlık belki de.


Aşk… Aşk ne güzeldir, aşık olmak için olmadık hülyalara dalarız. Ama aşk için neleri yıkmadık? Hangi tabularımızı kırmadık, hangi prensipleri otoban yapıp üzerinden geçmedik? En güzel yıllarımızı su içer gibi bir anda ağzımıza dikip içmedik mi? Geride çok çok azımızın bardağında mutluluk kaldı. Çoğumuz boş bardak ile yalnızlığımıza bakakaldık.

Leyla ile Mecnun’u, Romeo ile Juliet’i okuduk onlarla ağladık. Kavuşamadığını bile bile onlara özendik. Çünkü onlar gibi sevmeyi ve sevilmeyi arzuladık sonra rüyadan uyandık onları bu hale getiren kötülerden daha acımasız olduk ve ya kendimize ya da partnerimize acı çektirdik. 


Hiç kendine sordun mu: Bu dünyadaki anlamın ne? Anne, baban için, terk ettiğin, terk edildiğin sevgililerin için, eşin, çocukların için, dostların, yoldaşların için, iş arkadaşların, düşmanların, yalan söyleyip kalp kırdığın, bir çırpıda sattığın kişiler için? Senin anlamın ne?

Bu soruya cevap vermek zordur kolay olan şudur: “Beni kimse anlamadı. Yalnızım” dersin, sen haklıysan haksız kim, karanlıklar ve yalanlar içinde nasıl bulacağız yönümüzü? Kim rehber olacak? Sezen Aksu’nun dediği belki de doğrudur. “Hiçbirimiz masum değiliz.” Belki de Vicktor E. Frankl’ın dediği gibi insan ne kadar çok kendini unutursa o kadar insan oluruz.

Belki de acı çekmek için buradayız? Çünkü insan olarak acının her türlüsünü her çeşidini yüzyıllardan beri çekmedik mi? Savaşlar, tecavüzler, istismarlar, işkenceler, sömürüler… Senin anlamın ne? Acıyı çekiyoruz ve çektiriyoruz. Ama yine de tatmin olmuyoruz. Sevgililerimize, ailemize, aynı dili, dini paylaştığımız kişilere, akrabalarımıza, çocuklarımıza, çalışma arkadaşlarımıza elimizden geldiği kadar acıyı tattırıyoruz ya da sessizlik içinde çığlıkla yaşamaya devam ediyoruz.


Sevgi ve iyilik gerçekten nedir? Sevgi saf bir su mudur yoksa içimizdeki acıyı dindirsin diye aradığımız, sömürdüğümüz zehir mi? Dünyadaki kötülük bize mi bulaştı yoksa dünyaya biz mi bulaştırdık!


İyilik nedir? Doğru olan mı, yararlı olan mı, yoksa doğamıza uygun olan mı? Bunun cevabını kolektif bir şekilde veremediğimiz sürece iyilik hep aranan bulunamayan ve bulunduğunda da başımıza çakılan bir erdemlik olarak kalacak.


Sevgi: duygu mu, bağ mı, yoksa varoluşsal bir ihtiyaç mı? Belki de Platon’un dediği gibi eksik olanın tamamlanma arzusudur. Yani seviyoruz çünkü eksik hissediyoruz. Ya da Erich Fromm’un dediği gibi sevgi bir duygu değil, bir beceridir.


Kötülük: doğal mı, radikal mi, yoksa sıradan mı? Thomas Hobbes’e göre çok net: İnsan doğası gereği bencildir ve çatışmaya eğilimlidir.


Ben bilemedim kim doğru kim yanlış. Bildiğim şey hepimizin acı çektiği ve bir an evvel iyilerin birleşmesi ve birbirlerine umut aşılaması gerektiğidir. Yoksa hepimiz umutsuzluktan zehirleneceğiz. İşte o zaman kurtuluşu olmayan en vahşi savaş başlayacak kötülerin dünyasında çünkü merhamet yalnızca iyilerin dünyasında anlam bulan bir duygu.


Soner Koşan