Logo

Prometheus’un Zinciri, Tantalos’un Susuzluğu Değişimin Psikodinamik Anatomisi

159 görüntülenme
Prometheus’un Zinciri, Tantalos’un Susuzluğu Değişimin Psikodinamik Anatomisi

Bazı insanlar neden değişmez? Yoksa değişmek istemez mi? Neden bazı ilişkilerde hep aynı yere dönüyoruz? Neden tam huzur gelmişken bir şeyleri sabote ediyoruz? Neden acı tanıdık, sakinlik yabancı geliyor? Prometheus zincirini neden kıramadı? Tantalos suya neden uzanamadı? Bu yazı mitoloji değil yalnızca. Bu yazı travma, sinir sistemi ve kimlik üzerine. Belki de sorun davranışta değil… yapıdadır. Okuyun. Bir yerde kendinizi bulabilirsiniz.

Prometheus’un Zinciri, Tantalos’un Susuzluğu: Değişimin Psikodinamik Anatomisi

Size iki mitolojik hikâye anlatacağım.

İkisini de okuduğunuzda bir dakika durun. Düşünün. Mümkünse yaşadıklarınızı hissedin. Sonra yazıya geri dönün ve okumaya devam edin.

İlki Prometheus.

Prometheus bir Titan’dır. Tanrılara rağmen insanı savunur. Zeus’un insanlardan ateşi saklamasına karşı çıkar ve ateşi çalarak insanlara verir. Ateş yalnızca ısınmak değildir; bilinçtir, teknik kapasitedir, kültürdür, ilerlemedir. Prometheus insanın kaderini değiştirir.

Zeus bunu düzen ihlali sayar. Onu Kafkas Dağları’nda bir kayaya zincirler. Her gün bir kartal gelir ve karaciğerini yer. Gece karaciğer yeniden büyür. Ertesi gün aynı şey tekrar eder.

Buradaki ayrıntı önemlidir: Antik Yunan’da karaciğer yaşam gücünün ve tutkuların merkezi kabul edilirdi. Ceza yalnızca bedensel değildir; varoluşsaldır. Organ iyileşmez; yeniden acı çekebilmek için onarılır. Sonsuz döngü budur.

Ve sorulması gereken soru şudur: Neden zincirini kıramaz? Çünkü Prometheus’un kimliği direniştir. İsyandır. Acı burada yalnızca maruz kalınan bir şey değil; anlamın kendisidir. Zincir artık ceza değil, kimliğin uzantısıdır.

Şimdi Tantalos.

Tantalos bir kraldır. Tanrılarla aynı sofraya oturacak kadar ayrıcalıklıdır. Ama kibri ve sınır ihlali onu felakete götürür. Bazı anlatılara göre tanrıları sınamak için oğlu Pelops’u öldürüp yemek olarak sunar. Tanrılar gerçeği anlar ve onu cezalandırır.

Cezası tuhaftır. Yeraltı dünyasında boynuna kadar suyun içinde durur. Susadığında su çekilir. Başının üzerinde meyve dalları vardır; uzandığında dallar yükselir. Sürekli arzu, sürekli eksiklik. Tantalos’un trajedisi yoksunluk değildir. Doyuma yaklaşırken geri çekilmedir. Nesne oradadır; temas kurulduğu anda uzaklaşır. Cezalandırılmış bir arzudur bu.

Prometheus acının tekrarına mahkûmdur. Tantalos doyumun ertelenmesine.

Şimdi bir dakika durun. Burada ne hissettiniz?

Belki bir ilişkide tekrar tekrar aynı yere dönmeyi.

Belki tam huzur yakalanmışken anlamsız bir gerilim üretmeyi.

Belki “neden yine böyle oldu?” sorusunun o bitmeyen yorgunluğunu.

Ve bir noktada fark edersiniz: Sorun davranışta değilmiş. Sorun yapıdaymış.

Mitleri psikolojik gözlükle okuyalım.

Prometheus tekrarın mitidir. Freud buna “tekrar zorlantısı” dedi. İnsan yalnızca hazza yönelmez; acı veren örüntüyü bile yeniden üretir. Jung bunu gölge ve bilinçdışı içeriklerin geri dönüşü olarak okudu. Modern nörobilim ise alışkanlıklaşmış sinirsel ağlardan söz eder.

Kronik stres yaşayan bireylerde amigdala –beynin alarm merkezi– daha hassas çalışır. Tehdit devresi kolay kapanmaz. Huzur geldiğinde bile sistem tetiktedir. Drama üretmek çoğu zaman bilinçli tercih değildir; tanıdık bir regülasyon biçimidir.

Tantalos ise bağlanma paradoksudur. Yakınlık arzulanır ama tehdit gibi algılanır. Güvensiz bağlanma örüntülerinde sevgi ile alarm devreleri iç içe geçer. Doyum yaklaştığında otonom sinir sistemi aktivasyonu artar. Kişi geri çekilir. Sonra yalnızlıktan yakınır. Sonra yeniden yaklaşır. Döngü sürer.

Prometheus acıya geri döner. Tantalos huzurdan geri çekilir. Bu inat değil. Bu karakter meselesi de değil. Bu, yıllar içinde örgütlenmiş bir sinir sistemi refleksidir.

William James alışkanlığı “insan davranışının muhafazakâr ilkesi” olarak tanımlarken, davranışı değiştirmenin görece kolay; yönelimi değiştirmenin ise zor olduğunu söyler. Çünkü yönelim sinir sistemiyle, kimlikle, öğrenilmiş şemalarla örülüdür. Değişim bir “karar” değildir. Öyle bir sabah kalkıp verilen bir söz de değildir. Değişim, içerideki düzenin sökülüp yeniden kurulmasıdır. Ve bu, sandığımızdan çok daha yorucudur.

Tolstoy’un günlüklerindeki şu cümle çarpıcıdır: “Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür; kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.”

Değişmek; mağduriyet rolünü bırakmaktır. Öfkeyi bırakmaktır. Tanıdık kaosu bırakmaktır. Bazı yapılar için bu, benlik ölümü gibi hissedilir. İşte bu yüzden bazı insanlar değişmez.

Değişemez değil. Değişmek, onlar için yok olmak gibidir.

Mitlerden gerçek hayata dönelim.

Bazı insanlara yıllarca sabır gösterirsiniz. Anlarsınız. Taşırsınız. İyileştirmeye çalışırsınız. Seversiniz. Sonra bir gün fark edersiniz: Sorun davranışta değilmiş; sorun yapısal örgütlenmeymiş.

Bir domuza banyo yaptırırsınız. Köpük, su, temizlik… Bittiği an çamura gider. Çünkü mesele temizlik değil, habitatdır. Antilop aslan gibi davranamaz. Akrep doğasına aykırı hareket edemez. Türler kendi biyolojik programlarına göre hareket eder. Akrep de partner bulur, antilop da, aslan da. Ama birbirleriyle sevgili olmazlar. Belki iyi dost olabilirler; fakat partnerlik daha derin duyguları tetiklediği için daha karmaşıktır.

İnsan ise daha karmaşıktır. Biyolojiye kültür, travma ve bilinç eklenmiştir. Buradaki “üst” ifadesini hiyerarşik anlamda söylemiyorum; karmaşıklık anlamında söylüyorum. Biz yalnızca içgüdüyle değil, anılarla, kırgınlıklarla, ebeveyn gölgeleriyle, sınıfsal tarihimizle, çocukluk sahnelerimizle yaşıyoruz. Ve bu karmaşıklık içinde partner ararken bazen bir yara bandına, bazen bir doktora, bazen bir avukata, bazen bir baba ya da anne figürüne, bazen de bir tamirciye sığınır gibi sığınıyoruz. Bunun adına aşk diyoruz. Sevgi diyoruz. Kara sevda diyoruz.

Ama organizma çoğu zaman alışık olduğu regülasyon biçimine döner. İnsan da böyledir. Değişim dışarıdan verilen sevgiyle olmaz. İçerideki kimlik çözülmeden kalıcı dönüşüm gerçekleşmez. Çoğu insan acıyı bırakmaktan çok kimliğini bırakmaktan korkar. Çünkü kimlik, acıyla örülmüş olsa bile tanıdıktır.

Biz değişimi hep davranışın düzelmesi sandık.

Daha az bağırmak.

Daha az kaçmak.

Daha az kıskanmak.

Oysa mesele davranış değil; davranışı üreten sinir sistemidir.

Travma yaşayan bir beynin alarm sistemi sürekli açıktır. Sevgi gelse bile tehdit arar. Güven sunarsınız, kuşku üretir. Sakinlik verirsiniz, drama yaratır. Çünkü bazı insanlar huzuru değil, tanıdık kaosu ev gibi hisseder. Ve belki de en acı gerçek şudur: Onlar huzur aradıklarını söylerken yalan söylemiyorlardır. Sadece onların içsel sözlüğündeki “aşk”, “mutluluk”, “güven” kavramlarının içeriği sizinkinden farklıdır.

Bütün mesele şu: Siz değişim sanırsınız. O ise adaptasyon yapıyordur. Ve bazen en büyük olgunluk, Prometheus’un zincirini kırmaya zorlamamak, Tantalos’un suya uzanmamasını kişisel algılamamaktır. Çünkü herkes özgürlüğü kaldıramaz.

Bazıları zinciri güvenlik sanır. Belki de en zor soru şudur: Zincir gerçekten dışarıda mı, yoksa biz onu içeride mi taşıyoruz?

Soner Koşan